Merhaba Ayip okuyucuları! Bugün Rusya Ukrayna’nın yüzde kaçını aldı üzerine birlikte ayrıntılı bir yolculuğa çıkıyoruz.
Bir ülkenin haritasında çizilen sınırlar değiştiğinde yalnızca topraklar mı el değiştirir, yoksa insanların anıları, kimlikleri ve gelecek hayalleri de mi parçalanır? Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, bu soruyu yalnızca siyaset ve tarih açısından değil, etik, bilgi kuramı ve varlık felsefesi bakımından da düşünmemizi gerektiriyor. Çünkü Rusya Ukrayna’nın yüzde kaçını aldı? sorusunun cevabı, yalnızca kilometrekare hesabından ibaret değildir; aynı zamanda güç, adalet ve hakikat tartışmalarının merkezinde yer alır.
2022 yılında başlayan geniş çaplı işgalden önce de Rusya, 2014’te ilhak ettiği Kırım’ı ve Donbas’ın bazı bölgelerini kontrol ediyordu. 2022 sonrasında ise Ukrayna’nın doğusunda ve güneyinde yeni alanlar ele geçirdi.
2026 yılına ilişkin kesin oran, cephe hattındaki değişiklikler ve kullanılan haritalama yöntemleri nedeniyle farklılık gösterebilir. Güncel harita verileri doğrulanmadan kesin bir oran vermek yanıltıcı olur. Bununla birlikte, 2022’deki geniş çaplı işgal sonrasında Rusya’nın kontrol ettiği Ukrayna toprakları, Kırım dâhil olmak üzere ülkenin yaklaşık %18-20’si düzeyinde değerlendirilen dönemler yaşamıştır. Bu oran, kullanılan tarihe ve kontrol alanlarının tanımına göre değişebilir.
Burada önemli bir ayrım vardır: Bir toprağı kontrol etmek, onun hukuken sahibi olmakla aynı şey değildir. Rusya’nın ilhak ilanları uluslararası toplumun büyük bölümü tarafından tanınmamaktadır. Uluslararası hukuk açısından Kırım ve diğer işgal altındaki bölgeler Ukrayna’nın uluslararası kabul görmüş sınırları içinde değerlendirilir.
Etik, bir eylemin doğru veya yanlış olup olmadığını sorgular. Savaş sırasında toprak kazanımı söz konusu olduğunda temel soru şudur: Bir devlet, askerî gücü sayesinde ele geçirdiği bir bölge üzerinde meşru hak elde edebilir mi?
Immanuel Kant’ın evrensel ahlak anlayışı, insanları yalnızca bir amaca ulaşmak için kullanılan araçlar olarak görmeyi reddeder. Bu yaklaşım savaşın değerlendirilmesinde sivillerin güvenliğini, insan onurunu ve halkların kendi geleceklerini belirleme hakkını öne çıkarır.
Bir bölgenin stratejik önemi veya doğal kaynakları, orada yaşayan insanların haklarını görmezden gelmek için yeterli bir gerekçe oluşturabilir mi? Kantçı açıdan bakıldığında, askerî kazanç tek başına ahlaki meşruiyet sağlamaz.
Jeremy Bentham ve John Stuart Mill ile ilişkilendirilen faydacılık, eylemleri sonuçları üzerinden değerlendirmeye çalışır. Bu yaklaşımda savaşın insan hayatına, ekonomik düzene, göçe ve gelecek kuşaklara etkileri hesaba katılır.
Ancak burada bir ikilem ortaya çıkar: Bir devletin güvenlik iddiası, başka bir toplumun özgürlüğünün sınırlandırılmasını haklı çıkarabilir mi? Toplam faydayı hesaplamak bile sivillerin hakları ve adaletin gereklilikleri söz konusu olduğunda tartışmalı hâle gelir.
Bilgi kuramı, neyi bildiğimizi, bilgiyi nasıl doğruladığımızı ve bir iddianın hangi koşullarda güvenilir kabul edilebileceğini inceler. Savaş dönemlerinde bu alan özellikle önemlidir; çünkü taraflar farklı haritalar, açıklamalar ve sayısal veriler yayımlayabilir.
Rusya-Ukrayna savaşında kontrol alanları hakkındaki bilgiler uydu görüntüleri, saha raporları, bağımsız araştırmalar ve askerî açıklamalar üzerinden değerlendirilir. Fakat cephe hattı sürekli değiştiğinden, bugün doğru olan bir harita birkaç hafta sonra güncelliğini yitirebilir.
Bu nedenle
açısından üç ayrım önemlidir:
– Fiilî kontrol: Bir bölgenin hangi tarafın askerî denetiminde bulunduğu.
– Hukuki statü: Uluslararası hukuk bakımından bölgenin hangi devlete ait kabul edildiği.
– İddia ve algı: Savaşan tarafların kamuoyuna sunduğu açıklamalar.
Bu kategoriler birbirine karıştırıldığında, askerî durum hakkındaki bir bilgi kolayca siyasi bir hükme dönüşebilir.
René Descartes, güvenilir bilgiye ulaşmak için kuşku duymayı önemli bir yöntem olarak görüyordu. Bu yaklaşım günümüzdeki savaş haberlerini değerlendirirken de kullanılabilir. Bir açıklamayı yalnızca sık tekrarlandığı veya güçlü bir devlet tarafından yapıldığı için doğru kabul etmek gerekir mi?
Eleştirel şüphe, her bilgiyi reddetmek anlamına gelmez. Aksine, kaynakları karşılaştırmak, kanıtları incelemek ve belirsizliği kabul etmek demektir. Kesinlik arzusunun güçlü olduğu dönemlerde, belirsizliği dürüstçe ifade etmek de entelektüel bir sorumluluktur.
Ontoloji, varlığın doğasını ve bir şeyin ne olduğunu sorgulayan felsefe dalıdır. Ukrayna örneğinde bu soru, toprağın fiziksel varlığı ile siyasi ve toplumsal anlamı arasındaki ilişkiye uzanır.
Bir ülke yalnızca sınır çizgilerinden oluşmaz. Dil, kültür, ortak hafıza, kurumlar ve insanların kendilerini nasıl tanımladığı da ulusal kimliğin parçalarıdır.
Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler yaklaşımı, ulusların ortak aidiyet duygusu üzerinden nasıl şekillendiğini anlamaya yardımcı olur. Buradaki “hayali” sözcüğü, ulusların gerçek olmadığı anlamına gelmez; insanların birbirlerinin çoğunu tanımasalar bile ortak bir topluluğa ait olduklarını düşünebildiklerini anlatır.
Bu açıdan bir bölgenin askerî kontrolünün değişmesi, o bölgedeki insanların kimliklerinin otomatik olarak değiştiği anlamına gelmez. Toprak üzerinde egemenlik kurmak ile insanların aidiyetini belirlemek aynı şey değildir.
Hegel’in düşüncesinde tanınma, bireysel ve toplumsal kimliğin oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Bu fikir devletler arasındaki ilişkilere doğrudan ve basit biçimde uygulanamasa da egemenlik tartışmalarını anlamak için yararlı bir çerçeve sunar.
Bir devletin kendisini belirli bir bölgenin sahibi ilan etmesi, diğer devletlerin ve uluslararası kurumların bu iddiayı kabul etmesiyle aynı anlama gelmez. Siyasi güç ile meşruiyet arasındaki fark tam da burada belirginleşir.
Rusya-Ukrayna savaşı, çağdaş siyaset felsefesinin temel sorunlarından birini yeniden gündeme getiriyor: Fiilî güç ile hukuki ve ahlaki hak arasındaki ilişki.
Realist yaklaşım, uluslararası ilişkilerde devletlerin güvenlik, çıkar ve güç mücadelesine dikkat çeker. Buna karşılık liberal uluslararası yaklaşım, uluslararası hukuk ve kurumların devlet davranışlarını sınırlandırabileceğini savunur.
Bu iki yaklaşımın çatıştığı noktada şu soru belirir: Bir devletin belirli bir bölgeyi uzun süre kontrol etmesi, o bölgedeki egemenlik iddiasını zamanla meşru hâle getirir mi?
Hukuki açıdan askerî işgalin sürmesi, tek başına egemenliğin meşru biçimde kazanıldığı anlamına gelmez. Felsefi açıdan ise fiilî durumun zamanla normalleşmesi, insanların adalet algısını etkileyebilir. Bu nedenle savaşın değerlendirilmesi, yalnızca kimin ne kadar toprak kontrol ettiğine bakılarak yapılamaz.
Rusya’nın Ukrayna’da kontrol ettiği alanın oranı, savaşın hangi aşamasının incelendiğine ve hangi haritanın kullanıldığına göre değişir. Yaklaşık %18-20 düzeyindeki tahminler, belirli dönemlere ilişkin genel bir çerçeve sunar; kesin ve güncel bir oran için tarihli, güvenilir harita verileri gerekir.
Fakat felsefenin asıl katkısı, sayısal cevabın ötesine geçmesidir. Etik bize gücün sınırlarını, bilgi kuramı iddiaların nasıl doğrulanacağını, ontoloji ise bir ülkenin yalnızca topraktan ibaret olmadığını hatırlatır.
Sonunda insanı düşündüren soru şudur: Bir haritadaki sınırlar değiştiğinde adalet de değişmiş olur mu? Yoksa haklılık, askerî gücün belirlediği çizgilerin ötesinde, insanların haklarında, özgürlüklerinde ve ortak geleceklerini belirleme iradelerinde mi aranmalıdır?
Bu yazı ile Rusya Ukrayna’nın yüzde kaçını aldı başlığında temel bir yol haritası oluşturmuş olduk.